BENİM ?OY?UM

 

Kıymetli Sultanım,

Geçen mektupta söylediğim gibi, bazı konuları işlemeye burada da devam edeceğim.

Auguste Comte’u bilirsin; toplumların tarihi süreç içerisinde üç aşama izlediğini ileri sürmüş ve bunlarıTeolojik, Metafizik ve Pozitif Aşama şeklinde sıralamıştı.

İlk toplumların kültürlerinde kendi şartlarına göre pozitif sayılabilecek teknik çalışmaların görülmesi ve günümüzde birçok alanda,Teolojik ile Pozitif yaklaşımların bir arada, iç içe –Comte, bu ayırımı yaptığı için aynı kavramlarla konuşmak istiyorum- olması; onun öne çıkan bu iddiasını rafa kaldırıyor diye düşünüyorum Sultanım. Misal isteyenlere, Ben Ötesi Psikoloji Enstitüsü’nün kurucusu Robert Frager’i - binlerce misalden biri- anlatabilirsin Haşmetlim.

Karl Marx’ın toplumları ‘ilkel-köleci-feodal-kapitalist-sosyalist ve komünist’ şeklinde sınıflandırmasını da benzer ölçülerle değerlendirmek mümkün. Dünya tarihine baktığımızda bütün toplumların aynı süreci yaşamadığını ve günümüzde de kapitalizmin genel anlamda etkisini devam ettirdiğini görüyoruz. Marx’ı rehber edinenler, bu sürecin ilerde mutlaka gerçekleşeceğini idda edebilir ancak; unutmamak gerekir ki rehberleri, bu sürecin çok kısa bir dönem içerisinde gerçekleşeceğine inanıyordu. Nitekim İngiltere’de beklediği proleterya devrimi, sanayi toplumu olmayan Rusya’da gerçekleşiyor.

Sultanım, bu tespitlerimle belli bir kesimi yargılamak niyetinde değilim. Amacım,sosyoloji alanında ilmi ölçülere uyulmadan yapılan değerlendirmeleri gündeme getirip tartışmaktır. Zira, öyle saptamalar yapılıyor ki, -insanın aklı ile dalga geçer gibi- bunlara tepki vermeden geçmem bana rahatsızlık veriyor.

Aklıma gelmişken geçen mektupta bahsettiğim konulardan birisi ile ilintili bir düşünceyi de aktarayım. Bazı kaynaklar, ilk toplumsal yaşamın klan (soy) ve ilk inanç sisteminin de totemizm olduğunu iddia eder. Birkaç kabile üzerinde yapılan araştırmalarla, ilk insanların tümünün, ilk dönemden itibaren totemizme inandığını iddia etmek yanlış olur.

Sultanım, biraz da günümüzde ifade edilen bir takım yargılara değineyim. Sen de zaman zaman duyuyorsundur, insanların huzuruna çıkan bazı insanlar kendilerini haklı göstermek ya da karşı tarafı susturmak için ‘Benim milletim böyle düşünmüyor.’, ‘Bizim halkımız bu meseleyi benim gibi değerlendiriyor.’ anlamına gelebilecek sözler sarf eder dururlar. Milletten resmi olarak yüzde iki deslek alan da aynı meselede söz konusu cümleleri kullanıyor, yüzde kırk alan da. Bu destek, tartışılan konuda farklı oranları da ortaya koyabilir. Benim burada eleştirmek istediğim husus, en azından bir anket sonucuna dayanmadan koca koca adamların bu cümleleri kullanmasıdır. Yoksa Sultanım, ‘benim milletim’ derken, yetmiş milyon değil de sadece kendi tabanlarını mı kastediyorlar da biz yanlış anlıyoruz? Evrensel kıstas, bir ülkede yaşayan insanların en azından yüzde elliden fazlasını öngörmüyor mu?

Söz günümüzün ifadelerinden açılınca, ‘Benim oyum ile çobanın oyu bir olur mu?’ anlayışı hatıra geldi. Bu ifade ile, Biz üstün insanlarız. Dolayısıyla her zaman haklıyız ve insanlar için en doğru kararları biz veririz. Bizim gibi düşünmeyen insanlar ise, aşağı sınıftan olup sağlıklı karar verme yetisinden yoksun kimselerdir.’ demek istiyorlar.Bir meselede kendi istedikleri gibi anket sonuçları ortaya konulunca ‘İşte bilinçli halkımız bu. Halkımızın kararına saygı duymak gerekir.’ demeye başlarlar. İşin mantıki yönü şu olsa gerek: Her işin bir ehli vardır. Ehil olanların kendi alanlarında söz söylemesi daha uygun olur. Ancak yine de bu, onların hiçbir zaman yanılmayacakları anlamına gelmez. İkincisi, bir ülkede yaşayan ve insanların yararına herhangi bir işi yapan herkesi değerli-önemli görmek gerekir. Hastahanelerde temizlik elemanı olarak çalışanları bir hafta yok saydığımızda, başımıza nelerin geleceğini bir hayal edelim. Üçüncüsü, herkesin gözünde akademik kariyer yapanların bilgisi daha müteberdir. Durum böyle olmasına rağmen hukuki bir meselede aynı üniversitede görev yapan iki profesörün farklı düşündüğünü ve o mevzuda bir referandum olsa birisinin ‘evet’ diğerinin ‘hayır’ oyu kullanacağını görebiliyoruz. Vakıa böyle olunca, bu iki profesörden birisinin oyu ile bizim çobanın oyu yani profesörün oyu ile çobanın oyu bir olmuyor mu? Sözün kısası, insanlar genellikle kendi doğrularını mutlak doğru kabul eder ve aksi görüşleri çürütmek için de en mantıksız izahatlara yönelebiliyorlar.

Şimdi de zaman tünelinden geçip millattan önceki yıllara dönelim.

Parmenides, ‘Varlıklar meydana gelmemiş, değişmez ve bölünmezdirler.’ derken, Demokritos da, ‘Atomlar öncesizdir.’ derdi. Materyalist bir bakış açısını yansıtan bu anlayış, bana üniversitede sohbet ettiğim ateist arkadaşım Yusuf’u hatırlattı. ‘Allah’ın ezeli sıfatını aklınız nasıl kabul ediyor?.’ sorusuna karşı, ‘Sana göre varlığın kaynağı nedir?’ diyerek başka bir soru ile karşılık vermiştim. O da ‘İlk arkhe atomdur.’ demişti. ‘Peki, atomdan önce?’ sorusuna da ‘Atomlar, öncesizdir.’ cevabını vermişti. Ben de ‘Yani eski ifade ile ezelidir demek istiyorsun.’ demiştim. Ve böylece bu tartışma alev almadan, benim, bilen bir yaratıcıya ezeli dediğim; onun da şuursuz bir atoma ezeli ve herşeyi var eden dediği net olarak anlaşılmış oldu. Dolayısıyla Yusuf’un sorduğu sorunun da herhangi bir mantıksal geçerliliği kalmadı. Çünkü ezeliyet kavramı ile ilgili düşüncelerimizin izafe edildiği varlık dışında, aynı kapıya çıktığı anlaşıldı.

İşte Sultanım, Parmenides’in de Demokritos’un da takılıp aşamadıkları nokta, sebepler dünyasından başka bir şey değildir. Sebepleri, asıl fail görenlerin, Müsebbibül Esbab’ı idrak etmesi ise muhaldir.

Birkaç cümle ile yine Doğa filozoflarından Heraklitos’u da işlemek lazım. Herşeyin arkhesini ateşte gören Heraklitos, evrende tüm varlıkların arasında bir çatışma ve savaş halinin olduğunu ileri sürmekte idi. Farenin peşine düşen kediye bakarak bütün varlıklar arasında bitmeyen bir savaş durumu olduğunu iddia edip, Güneş’ten havaya kadar -yaşanılır bir ortam için- herşeyin intizamlı bir şekilde birbirinin yardımına koştuğunu ve birbirini tamamladığını görmemenin sığlık derecesinin tespitini senin engin fehmine havale ediyorum Sultanım.

Yazılacak birkaç konuyu sonraki mektuba bırakırken, en içten muhabbetle, ‘zihnin hep hüşyar ve berrak olsun’ dileklerimi sunuyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

YAPILMIŞ YORUMLAR

ibrahim işler - 2011-05-05 02:13:56
sayın suna akpınar,
ilk yazdığım yer değildi midyat habur. orda yazdıklarıma da herhangi bir müdahale falan olmadı. özel bir sebebi de yok.
suna akpınar - 2010-09-16 09:59:39
sn ibrahim işler bey. merak ettim soracağım: eskiden siz düzenli olarak midyat habura yazardınız neden ayrıldınız merak ettim doğrusu.

Yorum Yaz / Bilgi Ekle

Yorumunuz (yazınız) editörlerimizce indelendikten sonra burada yayınlanacaktır...

Adınız/Soyadınız *

E-mail adresiniz

Yorum Detayı *