Bir Damla Su Bir Damla Hayat

Canlı yaşamın kaynağı sudur. Susuz hayat mümkün olmadığından, Medeniyetler hep su havzalarında kurulmuştur. Tarih boyunca insanların ve Devletlerin temel uğraşı alanları arasında; su temin etmek ve suyu insanlara ulaştırmak için su yolları, su kemerleri ve su bentleri inşa etmek, çok önemli yer tutmuştur.
Su kaynaklarından yoksun olanlar, sarnıçlarda ve kuyularda biriktirdikleri yağmur sularına bağımlı kalmışlar. Kurak geçen yıllarda su sorunu katlanarak yaşanmış.
Çok değil elli altmış yıl öncesinde, hatta daha yakın zamanlarda bile, bir çok il ve ilçemiz, susuzluk sorunu yaşıyordu.
İsmet Paşa’nın 1935’te Başbakan sıfatıyla, Doğuya yaptığı seyahat sonucu hazırlayıp Bakanlar kuruluna sunduğu meşhur “Şark Seyahati Raporunda”, Midyat’la ilgili olarak şöyle demektedir.”Midyat’a iki defa uğradım, mamurca bir Arap şehridir. Bizim burada bir alayımız var, şehir ve alay susuzluktan muzdariptirler. Su getirmek için yüz bin lira harcama gerekir. Buna bir çare bulmak lazımdır”.
Bu rapordan anlaşılıyor ki, o dönemlerde sadece Midyat değil, Doğunun bir çok il merkezi dahi susuzluktan kırılmaktadır. Örneğin raporda; çok yokuşlu ve suyu az olan Mardin’in, il merkezi olmaktan çıkartılması ve il merkezinin,“Daha içerde, sulak ve mahsuldar bir çevrede ve ovadan Diyarbekir’e bağlanmasının imkan dahilinde olması sebebiyle Savur’a taşınmasının gündemde olduğunu görüyoruz. Ancak İsmet Paşa, "İl merkezi değişirse Mardin süratle dağılır ve hudutta bir köy haline gelir. Bu durum, Fransız nüfuzunun Mardin’i de alarak, şimale doğru yayılması demektir. Mardin’i Fransız nüfuzuna karşı bir mücadele istinadı olarak tutmak mülahazası, bence bütün mülahazaların üstündedir” değerlendirmesini yaparak bu konuyu gündemden kaldırıyor.
Mardinde susuzluğunun neden olduğu sağlık sorunları ciddi boyutlardaydı, özellikle trahom çok yaygındı. Adalet eski Bakanı hemşehrimiz Necati Eldem, ilk okulu okuduğu yıllarda Mardin merkezde mevcut üç ilk okuldan birinin trahomlu öğrencilere ayrıldığını ve adının da halk arasında "Trahom Okulu" olarak bilindiğini söylemektedir.
Raporda Siirt için de,”Havası gayet iyi olan Siirt, susuz, pis bir trahom merkezidir. Şarkından Botan çayı, garbından Gezer, Paşor çayları gür nehirler halinde akarken, Siirt’ e su getirmek büyük paralara ihtiyaç gerektirmektedir. Bir keşfe göre, bu iş için, 750.000 lira masraf istermiş. Bütün Siirt bu paraya değmez. Siirt’in başka yere nakli daha uygun olur” denmektedir.
İsmet Paşanın da belirttiği gibi, susuzluk Midyat’ta halkın yanı sıra, “ 7. Suvari Alayı” için de ciddi bir sorun oluşturuyordu. Bu nedenle, ilçedeki bir çok su kuyusuna askeriye el koyuyordu. El konulan kuyular işaretleniyor, taş ve çamurla ağızları kapatılıyordu. Halk bu kuyulara, “Zapt edilmiş kuyular” adını veriyordu. Bu kuyulardan su almak yasaktı.
Ender de olsa, bazıları tehlikeyi göze alarak bu kuyuları açıp, buralardan su çekiyorlardı. Rahmetli İbrahim Tezel’in çocukluk yıllarında böyle bir kuyu macerası olmuş. Bir defasında, askerin su aldığı ve neredeyse suyu tükenme noktasına gelmiş bir kuyuya, kenarlarda kalan azıcık suyu bulandırmak, böylece askerlerin bulanık diye suyu almaktan vazgeçmelerini sağlamak için indiriliyor. O esnada, askerler geliyor, arkadaşları, O’nu çıkartmağa fırsat bulamadan, “Cew ıl Rumiye” (Rumiler geldi), diyerek, kaçmak zorunda kalıyorlar.
Askerler, kuyuda birinin olduğunu görüyorlar ama işi alaya alarak,”Vay, kuyuda bir şeytan var” diyerek, o sırada daha çocuk yaşta olan “Ammo İbrahim”e taş atmağa başlıyorlar ve taşlar kafasına isabet ettikçe, kahkahalar atıp eğleniyorlar. "Ben şeytan değilim, insanım" diyerek ağlayıp yalvarması üzerine,”Peki, ipe tutun seni yukarıya çekeceğiz” diyorlar. İpi çekiyorlar, ama kuyunun ağzına her yaklaştığında, ipi kahkahalarla bırakıyorlar ve zavallı her seferinde küt diye kuyunun ortasındaki taş ve balçık yığını üzerine düşüyor. Bu şekilde birkaç defa çekip bıraktıktan sonra, kan revan içerisinde çıkarıyorlar.
Kurak geçen yıllarda Estelliler su getirmek için, kaynak sulara sahip olan, Gerçüş ve Kayapınar’a gidiyordu. Merkeplerin üzerine, kalın halatla bağlanmış, sağlı sollu, ikişer gaz tenekesinin sığabildiği ahşap sepetler yerleştirilerek suya gidilirdi. Suya gidip gelmek, bütün bir günü alırdı.
Herkesin avlusunda veya bahçesinde, yağmur sularının biriktirildiği su kuyuları bulunurdu.Yağmur sularının, damlardan, tek bir yere akması için evin damlarına meyil verilir ve en meyilli yere denk gelecek şekilde ve aşağıya kadar sarkıtılan bir boru ile suyun zayi olmadan akması sağlanırdı. Akan sular ya kapalı bir boru yada açık bir kanalla su kuyusuna bağlanırdı. Kışın yağan karlar bile ziyan edilmez kuyulara doldurulurdu. Bu şekilde biriktirilen sular bütün bir yıl kullanılırdı.
Kuyular, toplum hayatında çok önemli yer tutardı. O kadar önemli idiler ki, miras taksiminde, özenle bölüştürülürlerdi. Bazı kuyularda, birinin örneğin iki testi, bir başkasının bir testi, bir diğerinin yarım testi su payı olurdu. Herkes, her gün ancak sahip olduğu hisse kadar su alabilirdi.
Hayır sever zenginler, hayrat olarak, uygun yerlere su kuyuları kazdırıp, vakfederlerdi. Çok ünlü kuyular vardı, ”Cıbbıl ızbil”,”Cıbbıl ğedir”, “Cıbıl grev “vs.
Kuyunun ağzına, değirmen taşı gibi ağır ve yuvarlak, ortası bir insanın ancak sığabileceği genişlikte, yine yuvarlak bir biçimde oyulmuş, yekpare bir taş konur, oyuk kısmını kapatacak şekilde de, kapak ya da uygun bir taş yerleştirilirdi. Sahipleri bulunan kuyuların ağızlarına, kalın sacdan yapılmış, kilitle kapatılabilen kapak takılırdı. Kuyu başlarında ayrıca, hayvanların su içebilmeleri için taştan oyulmuş havuzlar bulunurdu. Şehir dışında bulunan kuyularda, çobanlar veya gelip geçenler, su içebilsin diye, ipinin bir ucu, kuyunun ağzındaki taşa sabitlenmiş, kovalar bulundurulurdu.
Şu anda İstiklal İÖO.’nun bulunduğu alanda, yirmi beş civarında su kuyusu bulunurmuş.Bazı kuyular, sularının soğuk ve içimlerinin güzel olmasıyla ünlenirlerdi. Özellikle bu tür kuyuların suları içme suyu olarak kullanılırdı. Bu gün bile, rahmetli Behçet Yücel’lerin sadece yağmur suyu ile doldurdukları kuyuları’nın suyu, yumuşaklığı ve hoş içimi dolayısı ile bir çok kişi tarafından içme suyu olarak kullanılmaktadır.
Ağızları açık unutulan kuyular, büyük tehlike arz ederdi. Özellikle oyun oynayan çocuklar koşuştururken ağzı açık unutulmuş kuyulara düşüp boğuluyorlardı.
Kuyular, adeta evlerde ölüme açık birer davetiye gibiydiler.
Sezai Karakoç, Balkon şiirinde,“Çocuk düşerse ölür çünkü balkon Ölümün cesur körfezidir evlerde” der. Karakoç bu şiirini Ankarada değilde, doğduğu yer olan Erganide yazsaydı "Balkon" mu derdi yoksa kuyu mu derdi. Bence kuyu derdi.
Hatırladığım bir boğulma olayı var. Mahmut Oktay’ın yedi sekiz yaşlarındaki bir oğlu, Hükümet Konağı’nın avlusunda bulunan ve çok derin olduğu söylenen kuyuya düşerek boğulmuştu. Bu tür kuyulara düşenlerin kurtulması hemen hemen imkansız gibi bir şeydir zira cesedi çıkartmak bile başlı başına bir sorundur. Metrelerce derinlikteki, buz gibi soğuk suya inmek ve oldukça geniş olan dibinde ceset aramak, bulup çıkartmak, her baba yiğit’in karı değildir.
Rahmetli Behcet Nas anlatmıştı, Güya Esad Erdem’lerin evlerinin ön tarafında bulunan kuyuya bir çocuk düşmüş, ağzına kadar su dolu olan kuyudan çocuk yirmi dakika sonra sağ olarak çıkartılmış. İnanılır gibi değil. Eğer doğruysa bu bir "mucize" olmalı.
Kuyular’ın intihar amaçlı kullanıldığı da oluyordu. Özellikle şiddet gören kadınlar ile istemediği kişiyle evlendirilmek istenen genç kızların, "Kızdırırsanız kendimi kuyuya atarım" tehdidi genelde caydırıcı oluyordu. Şeyh Kamer’e yakın bir evde, yanılmıyorsam Esat Emo’ların evlerinde, kiracı olarak oturan, bir ailenin genç gelini, gördüğü şiddet üzerine kuyuya atlayarak intihar etmişti.
Çocuklarıyla dost olduğum ve yakinen tanıdığım bir memur emeklisi olan yaşlı Süleyman Ç, 2009 yılının Ağustos ayında, psikolojik sorunlarını aşamayarak, yalnız yaşadığı evinin avlusundaki kuyunun dar ağzını çekiçle genişletiyor ve kendini kuyunun soğuk sularına bırakıyor. Onun bir süredir ortalıkta görünmediğini fark eden komşuları, kuyunun yanında; çekiç, baston ve ceketini görünce, intihar ettiğini anlıyorlar. Nitekim kuyuya baktıklarında cesedinin kuyuda olduğunu görüyorlar.
Kaybolan insan ve hayvanlar aranırken, şehrin dışında bulunan ve kullanılmayan, halk dilinde, “Cıp hırab, cıb neşıf” adı verilen kuyulara bakılırdı. Bazen işlenen cinayetlerin mağdurları bile bu tür kör kuyularda bulunurdu.
Su çekmekte kullanılan kovalar da, bazen dikkatsizlik sonucu, kuyuya düşerdi. Böyle durumlarda, “Şevke”adı verilen, etrafına çepeçevre, birkaç sıra halinde kancalar yerleştirilmiş yuvarlak bir demir halka, iple bağlanarak kuyuya sarkıtılır ve kuyunun her tarafı aranarak kova çıkartılırdı.
Genelde, sonbahar yağmurları başlamadan önce, kuyuları elden geçirmek, biriken tortuyu çıkartıp atmak ve kuyuyu yeni sezona hazır hale getirmek, her yıl yapılması gereken rutin işler arasındaydı. İçi kireçle sıvanan kuyuların içerisinde çatlakların olmaması gerekir, aksi takdirde, suyun bir kısmı bu çatlaklardan sızar ve heder olur. Böyle kuyular için “Cıb lihessir” ve “Cıb meksor” adı verilir ve yağmurlar başlamadan, kuyu boşaltılır, çatlak yerler sıvanırdı.
Kuyulardan kovalarla çekilen su, bir tülbentten süzülerek testilere doldurulurdu.Tülbentin üzeri kırmızı beyaz kurtçuklarla dolardı. Bir yada iki testi, ahşaptan veya demirden yapılan bir düzeneğe yerleştirilirdi. Testilerin kollarından birine, ip veya zincirle bağlanan kulplu bir tas olurdu. Uç tarafı kıvrık bir çömçe “Ğarufe”, testiye sarkıtılmış olarak tutulurdu. “Ğarufe” ile testiden alınan su tasa doldurularak içilirdi. Doğrudan ğarufeden içilmezdi.
Su için kullanılan testiler büyüklüklerine göre isimler alırdı. Yetişkin bayanların taşıdıklarına “Carra”, genç kızlar için olanına “Hıbbene”, anneleriyle su taşımağa giden küçük kızların da taşıdıklarına “Küz veya şarbe” denirdi.”Küz” surahi büyüklüğündeydi.”Carra”ların sadeliğine karşı, “Hıbbene” ve “Küz”lere çeşitli şekiller verilerek süslenirdi.
Bizim yörenin, en makbul testi ve çömlekleri, Bate Köyünde yapılanlardı. Midyat-Dargeçit yolundan biraz içerde olan bu köyün killi toprağı, bu iş için çok uygundur. Bati “Carra”ları, sadece Midyat ve civarında değil, Doğu ve Güneydoğunun bir çok yerinde satılırdı.
Kuyu başı sohbetleri, kadınların, hasret giderdikleri, biraz da dedikodu olanağı buldukları ender zamanlardı.
Demirel, Başbakan olarak Midyat’ı, aralıklarla, birkaç kez ziyaret etmiş. Her seferinde, Midyatın su sorununun boyutlarını daha iyi anlaması için, kendisine hep bulanık su ikram edilmiş. ”Bu su niye bulanık” diye sorduğunda da, lafı gediğine koyarlarmış, “Biz hep bu suyu içiyoruz” diye.
Altmışlı yılların başında, İller Bankası, Midyat’a, 25 km. mesafede bulunan “Beyazsu” kaynağından pompajla su getirtme işini programına almış, bunun için gerekli olan motorları ve boruları getirtmiş, terfi istasyonlarını da inşa ettirmiş, ancak aradan yıllar geçmesine rağmen, iş bir türlü sonuçlandırılamamış.
Proje maliyetinin büyüklüğü ve işletme süresince ortaya çıkacak yüklü elektrik faturası nedeniyle, suyun çok pahalıya mal olacağını düşünen Midyat Belediyesi projeyi iptal etmiş, motor ve boruları iller bankasına iade etmiş.
Midyat’ın su hasreti, bin dokuz yüz altmış üç yılında, DSİ Diyarbakır Bölge Müdürü Recai Kutan ve arkadaşlarının gayretleriyle, Hükümet konağının yanı başında açılan sondaj kuyusundan fışkıran su ile sona erdi.
2009 yılında eşinin vefatı dolayısıyla, evine yaptığım taziye ziyaretinde, Recai Bey, sohbetimiz esnasında, söz dönüp dolaşıp Midyat’a geldiğinde dedi ki; “Şehirlere su götürmek İller Bankasının görevidir. Bizim görevimiz köylere su götürmekti. Yetki alanımız dışında olmasına rağmen, inisiyatif kullanıp, Midyat’ta sondaj yapılması talimatını verdim, Sondajın gidişatı ile de yakından ilgileniyordum, sürekli bana bilgi veriliyordu, iki yüz küsur metrede suya ulaşınca beni aradılar, vakit gece yarısı idi, bir deneme çalışması yapmalarını söyledim ve arabaya atlayıp gittim, vardığımda henüz güneş doğmamıştı, büyük bir kalabalık toplanmıştı. Suyun borudan akması inanılmaz bir sevinç yaratmıştı. Tahlil yapılmadan bu su içilsin mi, içilmesin mi tartışması yapılırken, bir Midyat’lı dedi ki, “Bu sudan çay demleyelim, eğer çay lezzetli ise bu su güzeldir”. Nitekim çay demlediler, ikram ettiler, bir çok kişi, bizimle birlikte bu çaydan içti, çayın güzel olduğu görüldükten sonra herkes, çıkan sudan kana kana içti”.
Zaman içerisinde, kuyu sayısı arttı. Bu gün Midyat, hem sondaj kuyularından hem de, beyaz su kaynağından çelik borularla getirilen su sayesinde, su sorununu halletmiş durumdadır.
Nihat ERİ (22.Dönem Mardn Milletvekili)
nihateri@yahoo.com
nihat.eri@hotmail.com

YAPILMIŞ YORUMLAR

henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz / Bilgi Ekle

Yorumunuz (yazınız) editörlerimizce indelendikten sonra burada yayınlanacaktır...

Adınız/Soyadınız *

E-mail adresiniz

Yorum Detayı *