GÖNÜL VADİSİNDE CAĞLAYAN DUYGULAR

 

Mesafeler, sılayla, özlem arasında aşılmaz dağlardır çoğu zaman. aralıklar arttıkça, kavuşma ümitleri eksilir bekleyenlerin içinde. Gün eridikçe zamanın süzgeçlerinde, vuslatın sıcak soluğu hissedilmeye başlar yolculukların nefesinde. Mesafeler kısalır saatler geçtikçe günlerin güzergahlarında. Özlem, çalar kapısını vuslatın, intizarın hercai bekleyişlerinde.

Gidip-gelmek arasında kısacık bir döngü. Eriyip, gidenler, kaybolan zamanlar, nafile giden günler, geri getiremeyenler, pişmanlıklar, sevinçler, hüzünler, elden kaçanlar, kaçırılanlar, gözyaşı, kahkahalar, yitirilenler, geçmişe gömülenler, hafızadan silinenler, yeniler, elde edilenler, kazanılanlar, üzülenler, hasret duyulanlar, daima gönülde yaşayanlar…. Bir film şeridi gibi geçer yolculuğun sonunda. Duraklarda sona yaklaştığında, hasrete yarım bırakanların, sevinci kesilenlerin gözlerinde yeniden dirilir aşkın, mutluluğun bütün filizleri.

Ve memleket…. Su, toprak, güneş. Hangi mana buna eş?

Yeniden başlamak hayata. Yeniden tazelemek bütün geride kalanları. Duraksamış bir sevdanın atardamarlarına bağlanıp, akmak gönül kanyonlarına kavuşma heyecanıyla. Solumak tüm havayı ta ciğerlerinin en küçük hücrelerine kadar.

Naçar bir şairin elinde sükût kalmış bir sözcüğün çaresizliği gibi anlamsızlaşmak bütün anlamıyla cümlelerin ortasında. Gözlerin, bakışların arasında gizlenir bütün yaşanılanlar, hissedilenler, anlatılmak istenilenler.

Anlatmak, sadece yaşamaktır. Başka hiçbir telaffuz karşılamaz bu manzarayı betimlemeye.

 

Güneşin daha çıkmasına uzun bir vakit kala, daha çobanlar uyanmamışken, kadınlar yeni yeni damdan inmişken, sokaklar aydınlanmamışken, telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan doktorumuz Sabahattin’di. Çabuk hazırlan hemen, kapının önünde seni bekliyoruz dedi. Çok uykusuzdum. Gece saat on ikide yeni kılavuzdan gelmişim, öyle yorgun, öyle halsizim ki, kalkamıyorum yerimden. Çok erken değil mi diye sordum, hayır, seni bekliyoruz dedi. Tamam, hemen geliyorum dedim. Biliyordum, hıncını çıkartmak istiyordu. Onları birkaç saatliğine yalnız bırakmışım diye, rahat uyumamam adına, bunu yapıyordu.

Neyse kalktım, aşağıda biraz uzanayım derken, telefon üstüne telefon ediyor. Anlaşılan rahat bırakmayacak. Bu arada zamandan biraz kazanmaya çalışıyorum. En azında güneş çıksın da, biraz önümüzü görelim giderken.

Bedrettin’i uyandırıp, yavaş yavaş eşyaları, toparlayıp, gittik tarif edilen yere. Oraya vardığımızda hiç kimse yoktu emanetlere sahip çıksın diye orda bırakılmış bizim küçük arkadaşlarımız İbrahim ve Ferhat dışında. Diğerleri nerde diye sordum, eşya almaya gittiler dediler. Biraz bekledik, baktım, önde bizim doktor Sabahattin, yanında diğer doktorumuz Abdullah, hemen yanında Almancı Garip, (bu günlerde Almanya’ya gidecek de, o yüzden Almancı diyoruz), en sonunda da Abdurrahman, yılmaz ve misafirimiz Adnan, tine tine geliyorlar.  Ellerinde hiç bir şey de yok. Yanımıza yaklaştıklarında selamlaştıktan sonra, nerde eşyalar diye sordum, alınan cevap, cumartesi olmasına rağmen, yani Dargeçit’in pazarının olduğu gün, açık olan hiçbir market yok, dediler. Sabahattin’e biraz fırça attıktan sonra, koordinatör’e de nasibini verdim. İşini neden planlı, programlı yapmıyorsun diye. Koordinatör Garip’ti.  Bu zor ve zahmetli görevi her sene kendisi üstleniyor. Neyse biraz sohbet ettikten sonra eşyalarımızı bıraktığımız marketin sahibi geldi. Saat yanılmıyorsam altı civarıydı. Eşyalarımızı alıp, gittik her sene rutin olarak gittiğimiz Germero’ya. 

Yol boyunca her zaman bizi gülmekten kırıp, geçiren Almancımız, yine yapacağını, yaptı. Laf atmadığı, taklidini yapmadığı kimse bırakmadı. Düşüp, kalkıyordum, gülmekten.

Bedrettin, coğrafya hocamız olarak yanından geçtiğimiz, öğrenmek istediğimiz yer şekilleri, özellikleri hakkında bizi bilgileniyordu. Sabahattin, her taşın, her ağacın, her kayanın resmini çekti desem mübalağa yapmış sayılmam.

Gideceğimiz yere yaklaştığımızda, insanın mutlu olmasına vesile olacak bütün anlamlar, art arda dizilip, bize doğru koşuyordu. Sözcüklerin anlatmakta çaresiz kalacağı incelikte bir doğa parçası burası. Şırıl şırıl akan derenin her iki yakasında yaprakları suya düşen çınar ağaçları, derince yarılmış kayalıkların dereye inen susamış gölgesi, küçücük balıklar, cıvıl cıvıl kuş sesleri, patika yolu örmüş en sevdiğim böğürtlen bitkileri, tabiatın bütün güzellikleri, ruhlara karışıp, insanı mest eden doğanın mis kokusu, ince ince bir huzur olup, içimizin derin sularına karışıyordu.

Her şey ince bir elekten geçirip, bize sunuyor gibiydi. İnsanın sevdikleriyle mutlulukları yudumlaması, paylaşılması kadar sedef bir duygu yoktur sanırım. her geçen an, diğerine bir sevinç ekleyip, öyle geçiyordu başucumuzda.

Tek mana vardı, suda şekillenen, Mutluluk. Tek sözcük vardı, tabiattan koparıp, gönlümüze düşen, Huzur. Tek yaşanılan vardı, yaşadıkça, farkına vardığımız, yaratanın büyüklüğü. Ve tek anlam vardı, en çok ihtiyaç duyduğumuz, yüreklerden esip, gönüllerde birleşen ölçüsüz değer, Dostluk.

Zihnin hafızlarında kazınıp, geleceğin limanlarına demirlenecek, kolay kolay akıllarda silinip, atılmayacak, unutulması imkansız görülecek bir gün geçirdik memleketin toprağında.

Gün kararmaya başlayınca toparlanıp, geldik eve doğru. Tuttuğumuz balıkları da dereye bıraktık. Etrafı temizledik hatta ne ilginçtir ki çöp poşetleri eve getirip çöp konteynırlara atacaktık.  Ama Garip ve Bedrettin yolda arabanın penceresinden dışarı atmışlar. Doktorumuz Sabahattin ve benim kadar çevre dostu değillerdi ikisi.

Mor dağların arkasında kaybolup giderken güneş, bizde şen şakrak içinde eve dönüyorduk.

İki üç gün içinde çocukluk günlerimizin en tatlı anılarını yaddettik. En sadık ve samimi, mütemadi dostlarımızla, arkadaşlarla, Kerboran’da eski hatıralarımızı canlanır gibi tekrardan yaşadık o mutlulukları. Onların yanındayken sanki bütün nesneler, kelimeler beni mutluluğa davet ediyor. Matem adına sözcükler kaybolur hüznün kaybolan sarnıçlarında.

Abdullah, o tanıdığım en zeki, akıllı, olgun, vakur insan. O, benim diğer parçam. Onsuz yarısı olmayan eksik canlı gibiyim. onunla tamamlanır varlığım. Onda hayatın gerçekliğini öğrendim, yaşadım. Her hatıramda, her anımda onunla yaşadıklarımızın yüzü görürsünüz her vakit. Kelimelerle anlatılmayacak bir değerdir. Baha biçilmez bir mücevherdir. Anlatışlarım biçare kalır onu anlatmakta. Telaffuzlarım noksandır onu dile getirmekte. Sahip olmak istediğiniz en güzel şeydir o. Onunla mutlu olacağınız en kıymetli ziynet gibi. benim mutluluk hazinemdir. Onunla sevinir, onunla mutlu olurum ancak.

Bedrettin, hayatımın öteki yüzü. Bütün yaşadıklarımın ortak adı. Bütün lider özelliklerini şahsiyetinde mevcut kılmış geleceğin önder karakterlerinden biri. Onu hep bir baş ser kabul ettik.  Hep lider gözüyle baktık ona. Eğer hayatınızda yokluğuyla her şeyinizi kaybedecekseniz bunun adı kesinlikle Bedrettin olur. Onsuz bir yaşamın varlığı düşünülemez. Benim sesim, nefesim, soluğum, gözüm, yüreğim, kısaca her şeyim.

Garip, hayatımızın gülümseyen yüzü. Onunla güldüğümüz, eğlendiğimiz, onsuz sevinmeyi unuttuğumuz berrak sima. Sabahımızın güneşi. Gecelerimizin aydınlığı. Mert ve yardımsever. Kin ve haset beslemez asla. Nefret etmez kimseden. İçinde kötülük olmaz. Serçe gibi masum bir yüreği var onun.  Aziz ve yanık sesiyle şarkıların derinleşen anlamlarına götürür sevda hislerimizi. Çok mahirdir. Her taklidi yapabilme becerisine sahip. Her rolün üstesinden gelecek kadar da yetenekli. Tam bir usta komedyen ve profesyonel bir tiyatrocu gibi. Neşe kaynağımızdır. Gülmelerimizin tebessümü. Sevmelerimizin şen şakrağı.

Sabahattin, tıpa tıp ben. Her özelliğiyle benzerim. Efendi, nezaketli, dürüst, saygılı, kadirşinas, hamiyetperver, sözüne sadık, alçakgönüllü. Zararsız, sakin, kendi halinde adam gibi adam. Benim varisim. Tek farkımız onun sayısal alanda, benim sözel ( sosyal) yanımın ağır basması. Arzu ettiğiniz en sadık dost. Beraber olmak istediğiniz arkadaş profilidir o. Mutluluktan, iyilikten ötürü aksi bir şey vermeyen, güzellik sıfatlarını hasletinde muhteva etmiş nadide insan.

Sahip olduklarınız, sahip olmayı arzuladıklarınızdan fazla ise, geriye kalan tek şey sadece şükretmektir.

Böyle bir ortamda büyüdüm ben. Hala, aynı günlerin, aynı hatırların mutluluğunu yaşıyoruz ne zaman bir araya gelsek. Tabiî ki daha o kadar bu nitelik ve özellikte dostlar, arkadaşlar var ki, onların adını saymakla bitmez. Sadece bu günlerde beraber olduğumuz için sadece bunlara değindim.

Yazarın Diğer Yazıları

YAPILMIŞ YORUMLAR

selim çiçek - 2010-10-13 18:25:57
merhabalar breya kutbettin.

edebi yazını büyük hayranlıkla okudum.

gün geçtikçe kaleminin güçlü yanına rast gelmek,

beni mutlu ediyor.

çok saygımla.

Yorum Yaz / Bilgi Ekle

Yorumunuz (yazınız) editörlerimizce indelendikten sonra burada yayınlanacaktır...

Adınız/Soyadınız *

E-mail adresiniz

Yorum Detayı *