HERKESE HAK ETTİĞİ KADAR

Kıymetli Sultanım;
   Öncelikle,  gönderdiğin kitaplar için teşekkür ediyorum. İyilikte yarışma  hususunda,  hep benden önce davranarak beni mahcup ediyorsun. Ne mutlu sana!
   Bir teşekkür borcum daha var; mektuplarında zaman zaman yaptığın uyarılar ve nasihatler için. Kendime yabancılaşmaya başladığımı hissettiğim anda, bana tam tesirli bir ilaç gibi geliyor yazdığın o cümleler.
   Sultanım, bu mektuba bıraktığım meseleği hemen anlatmaya başlayayım:
   Kurban Bayramı?nın birinci günüydü. Önce yakın komşuları ziyaret ettik. Daha sonra, hiç vakit kaybetmeden başka mahallede ikamet eden Süleyman Amca’nın evine gittik bir kaç arkadaşla. Süleyman Amca, gün görmüş ve (nev-i şahsına mahsus konuşma tarzı ile de ilgi toplayan) hayata dair ilginç tespitleri olan birisi. Bizi avlunun kapısında karşıladı. Genelde, içeriye girmeden yani oturmadan bayramlaşıyor ve ikramımızı aldıktan sonra da ortak belirlediğimiz evleri sırayla dolaşıyoruz. Süleyman Amca, bu teamülümüze nokta koydu. Malüm bayramlaşma cümlelerinden sonra geniş ve ağaçlı avlusunda oturttu. Zorunlu ikamet, keyifli sohbetlerin kapılarını açtı. Elli yıl öncesinden günümüze köprüler kuruldu, gelecek adına yol haritaları çizildi ve nasihatler bir bir sıralandı.
   Sohbetin bu en koyu anında, açık olan avlunun kapısında elinde kemençe (takriben 20 yaşlarında) bir delikanlı belirdi. Selamını aldık, bayramlaşma sözcüklerine içtenlikle cevaplar verdik. Süleyman Amca’nın torunu da şeker ve kolonyayı hemen yetiştirdi. Köyümüzden olmadığından emin olduğumuz bu genç misafire, oturması için yer gösterdik. "Oturmayacağım" dedi ama gitmek için de her hangi bir işaret göstermedi. Süleyman Amca: "Bizden beklediğin bir şey mi var evladım?" diye sordu. Genç: " Bayram harçlığımı bekliyorum" deyince, Süleyman Amca, hemen elini cebine attı ve 5 lira çıkartıp misafire uzattı. Delikanlı 5 lirayı eline aldı ama memnun olmadığını bütün hücreleri ile hepimize hissettirdi ve teşekkür etmeden hızlıca mekanımızı terketti. Gruptaki bütün arkadaşlar, büyük bir kabahat işlemişiz gibi mahcubiyet içerisinde Süleyman Amca ile göz göze gelmemek için yüzlerimizi bir sağa bir sola çevirip duduk. O neşeli otamın havası birden değişti. Herkesin kafasında aynı düşünce: “Mübarek bir günde ve çocukluk yaşını çoktan geçmiş, hatta evlilik çağında diyebileceğimiz birisine nasıl olur da sadece 5 lira verir Süleyman Amca. En az 20 lira vermeli değil miydi?”
     Süleyman Amca, neleri düşünebileceğimizi anlamış olmalı ki: "Yüzüme bakın ve söyleyeceklerimde herhangi bir yanlışlık buluyorsanız, kemençeli delikanlıyı şimdi bulup verdiğimin 20 katını vereceğim" dedi. Sözlerine, pür dikkat kesildik:Bize gelen genç gibi, bu beldemizde belki yüzden fazla insan var. Değil onun yaşıtlarından, onun yaşından aşağıya doğru yani 4-5 yaşlarına kadar verdiğimiz ikramlar dışında el açıp birşeyler isteyen oldu mu sabahtan şimdiye kadar? Bu yaşta ve bu sağlıklı bir yapıda birisinin herhangi bir iş yapmadan sadece dilenerek topladığı ile geçinmesi doğru mu? Şimdi bu vatandaş bugün en az iki yüz ev dolaşacak ve mühtemelen de her gittiği ev (utancından ya da bayram günü diyerek) benim verdiğim kadar ya da daha fazla verecek. Yani bunun günlüğü, inşaatta sabahtan akşama kadar çalışan onlarca işçiden çok daha fazla olacak. İşte bizler, bu gibi insanlara bol para vererek onları bir nevi tembelliğe de itmiş oluyoruz. Sadece bu konuda değil, birçok meselede bizler duygularımızla ya da çıkar beklentilerimizle hareket ederek insanlara zülmediyoruz. Sadece onlara değil, dolayısıyla kendimize de haksızlak etmiş oluyoruz.
    Süleyman Amca’nın anlattıklarını bir bir dinledik. Hak vermemek mümkün değil Sultanım. Hakikaten, herkese ağırlığı kadar yani ihraz ettiği statüye kendisinin duyduğu saygı kadar değer vermek meselesi çok önemli. Bu pek hassas olan denge, ifrat ya da tefrit içeren söz veya davranışlarla sarsıldığı zaman, ilerde telafisi zor sıkıntılar doğurabiliyor. Hal böyleyken, inanç sistemlerindeki ölçülerden, toplumların kültür dokularında yer alan sosyal ilişkilere kadar bu konu, her alanda titizlikle işlenmeyi gerektiyor.
    Mesela, bir peygambere bulunduğu makamdan daha üst veya daha alt bir değer biçmek (samimiyetten kaynaklanıyor olsa bile), bu ilkeyi ihlal anlamını taşımaktadır.
    Küçük bir mesele ama, son elçinin bir sure ismine (Abese) de konu olan Abdullah ibni Ümmü Mektüm ile ilgili yaşadığı hadise, biz sonradan gelenler için değer ölçüsünü ayarlama noktasında önemli bir örneklik teşkil etmektedir diye düşünüyorum.
   Bugün yaşadığımız çevrede, sosyal ilişkilerimizin her alanında insanımız, belli statülere sahip kişilere karşı yaklaşımlarını yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım dengenin hassas olan ölçülerine göre ayarlayabiliyor mu?

   Birkaç soru ile konuyu açmak gerekirse:
     *İnsanların hayatlarını doğrudan etkileyen makamlara birilerini getirirken-taşırken, ehliyet, liyakat, çalışkanlık, dürüstlük ...gibi ölçüleri dikkate alıyor muyuz? Yoksa, bizlere menfaat sağlayacak kişileri mi tercih ediyoruz?
     *Malı mülkü bol olan insanlara karşı gösterdiğimiz saygıda kriterlerimiz nelerdir? Parası olan herkese mi, yoksa sadece meşru yollarla ve alın teri dökerek kazananlara mı hürmet ediyoruz?
     *Milletin hakkını ve hukukunu hortumlayanlara karşı, bulunmadıkları ortamlarda gösterdiğimiz tepkinin, kaçta kaçını hazırda olduklarında gösterebiliyoruz?
     *Mesaimizi daha çok kimlerle ve hangi amaçlarla geçiriyoruz? Unutulmamalıdır ki, zaman çok değerli bir varlığımız. Onu amaçsız ve değersiz kimselerle geçirmek de zülümdür.
     *İnsanlara hayır yollarını açan kimselere küçük de olsa herhangi bir desteğimiz var mı?
     *Çekindiklerimize karşı yumuşak; gücümüzün yettiği insanlara karşı da kaba ve haksız davranışlarımız olabiliyor mu?...

   Evet, hayatımızın her alanında insanları, bilgi, beceri, adalet, dürüstlük ve çalışkanlık gibi ölçülerle değerlendirerek, aldıkları ağırlıklı not ortalamasına göre kıymet vermek gerekir. Aksi takdirde haksız kazanş peşinde olanlar hortumlarını uzatmaya devam edecek; liyakatsiz insanlar yaptıklarının çok makul olduğuna inanmaya başlayacak ve yanlışlık yapanlar da davranışlarına yenilerini eklemekten geri kalmayacaklardır.
   Sultanım, ben de sana üç kitap hediye gönderiyorum. Lütfen, kabul buyur.
   Mektubunu dört gözle bekler, çalışmalarında başarılar diliyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

YAPILMIŞ YORUMLAR

henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz / Bilgi Ekle

Yorumunuz (yazınız) editörlerimizce indelendikten sonra burada yayınlanacaktır...

Adınız/Soyadınız *

E-mail adresiniz

Yorum Detayı *